Nesrin NAİMİ

Uzman Klinik Psikolog

Arşiv 2019

OKULA ALIŞMA SÜRECİ

Okula Yeni Başlayan Çocuğun Psikolojisi

Trabzon Özel Yıldızlıgüven Hastanesi Psikologlarından Nesrin Naimi, okula yeni başlayanların, hem çocuk hem de ailesi için heyecan verici olduğunu belirterek bu durumun zaman zaman ürkütücü olabileceğini söyledi. 

Okula başlamanın, bir çocuk için ailesinin dışındaki sosyal çevreye girişinin de ilk adımı olduğunu kaydeden Naimi, “Bu durum hem çocuk hem de aile açısından heyecan verici ama kimi zaman da ürkütücüdür. Okula başlama zihinsel, bedensel ve duygusal açıdan bir hazır oluş durumu da gerektirmektedir” dedi. 

Okul, aslında bir çocuk için uyması gereken farklı kuralların bir arada uygulanmasını gerektirdiğini kaydeden Naimi, “Bu açıdan daha önce hiçbir eğitim almamış çocuk bu yeni sosyal çevrede bocalayabilir, tepki gösterebilir. Okul daha önce hiç birini tanımadığı yeni arkadaşlar demektir. Olana kadar aile ortamı için de büyüyen ve sadece yakın aile üyeleriyle ilişki kuran çocuktan ayrıca kendi ebeveynlerinin dışındaki başka yetişkinlerle bir arada olması ve onların isteklerini yapması, saygı göstermesi beklenmektedir. Bütün bu ilişkiler yumağını çözmesi ortam içinde kendi yerini bulması ve uyumlu davranması çocuk açısından çok zordur” diye konuştu. 

“ÇOCUĞUN YAŞAMINDA AİLESİNİN DIŞINDA AİLESİNİN İLK TOPLUMSAL KURUM OKULDUR” 

“Çocuğun yaşamında ailesinin dışındaki ilk toplumsal kurum okuldur” diyen Naimi, “Bu aile içinde çok önemlidir. Okula hazırlık demek aslında aile olarak hazırlıklı olmak demektir. Öncelikle aile çocuğunu farklı bir ortamda bırakmaya hazır olmalıdır. Aileler her ne kadar hazır olduklarını iddia etseler de yaşadıkları heyecan ve gerginliğin çocuklarına yansıtmaktadırlar. Çocuklar onların bu zayıf tarafını çabuk fark eder ve bu duyguyu kullanırlar. O nedenle bazı küçük önlemler alınarak okulun ilk günlerinin oluşturduğu sıkıntı en azından azaltılabilir. Okula başlamadan çocukla birlikte mümkünse; okul birkaç kez gezilmeli ve çocuk mutlaka öğretmeniyle tanışmalıdır. Kıyafetleri dışında kalem gibi kırtasiye ihtiyaçları çocukla birlikte alınmalı ve onun istekleri öncelikli olmalıdır. Çocuğa güven verilmeli, rahatlatılmalıdır. Öncelikle aile sakin davranmalı kendi yaşadığı heyecanı ve kaygıyı çocuğa yansıtmamalıdır. Çünkü çocuklar heyecanlandıkları ve kaygılandıkları her sefer size bakacak ve sizin tepkilerinizi izleyecektir. Bu nedenle ne kadar gergin olursanız olun sakın ve rahat görünmeniz en önemli noktadır. Okul dışında onu alacağınızdan ve yine birlikte eve gideceğinizden emin olmanızı sağlayın. Bazen çocuklar annelerinden ayrıldıklarını hep okulda kalacaklarını ve bir daha eve dönmeyeceklerini düşünerek kaygılanabilirler. Bu biz yetişkinler için saçma bir düşünce olsa da karşınızdakinin bir çocuk olduğunu ve ilk kez bir sosyal ortama girdiğini unutmamak gerekir” şeklinde konuştu. 

“ÇOCUKLAR SINIFLARINA GEÇTİĞİNDE KAPI EŞİĞİNDE BEKLEMEK YADA SIRADA OTURMAK BÜYÜK YANLIŞTIR ?” 

Psikolog Nesrin Naimi, çocukların sınıflarına geçtiğinde anne veya babasının kapı eşiğinde beklemesinin veya sınıfta sıralara oturmalarının çok büyük yanlış olduğuna dikkat çeken 

Naimi, “Bu diğer çocukları da etkiler ve sınıfta öğretmenin kurmaya çalıştığı disiplini engeller. Mümkünse çocuklar sıralarda oturduktan sonra vedalaşılıp uzaklaşmalıdır. Çocuğu okula hazırlamak için yapılan tüm uğraşlara karşı ilk gün gözyaşları engellenemeyebilir. Araştırmalara göre 5 çocuktan 4’ü okulun ilk gün sorun yaşamakta ve yaşatmaktadırlar. Bunun normal olduğu unutulmamalıdır. Ancak bilindiği gibi gözyaşları da olsa okulda kalmak zorundadır. Bunun bilincinde olarak çocuğa karşı kararlı bir tavır izlemek ve hiçbir şeyin durumu değiştirmeyeceğini bilmesini sağlamak önemlidir. Kararlı olurken sabırlı ve sevecen bir tutum sergilemek en önemli kuraldır. Ağlayan, hırçınlık yapan çocuğa kızmak, tepki göstermek ya da başkalarıyla kıyaslamak çocuğu daha da gerginleştirecektir. Aşırı koruyucu ailelerde büyüyen ve okul öncesi eğitim almamış çocukların bu uyum sürecini daha zor atlattıkları bilinmektedir. Aslında bütün sorun çocuğun ailesinden ve evinden ayrı kalmasını getirdiği kaygı ve tedirginliktir. Okula doğru bir şekilde hazırlanmamış çocuk zaman içinde bu uyum sürecini atlatmazsa okul sendromu ya da diğer adıyla okul fobisi bilinen bir tepki geliştirebilir. Bu okula gitmekten kaçınma, iştahsızlık, uyku problemleri, ortada bir neden yokken ağlamak özellikle baş ve karın ağrısı, mide bulantısı, kusma gibi psiko-somatik belirtilerle ortaya çıkar. Okul fobisi pek çok çocuğun yaşadığı bir sorun olmakla beraber sabırlı ve kararlı davranarak ve bazı kurallara dikkat ederek çözümlenebilir. Bu 

kuralları şöyle özetleyebiliriz; kızmadan, tepki göstermeden davranmak, gözyaşlarıyla ve yaşadığı endişeyle alay etmemek, hafife almamak, okul, arkadaşlar, yapılan faaliyetlerle ilgili uzun sohbetler yapmak, çocuğun öğretmenini durumdan haberdar etmek, sıkı bir işbirliği içinde olmak, çocuktan beklentilerde daha az talepkar olmak, mükemmeliyetçi bir tavır sergilememek, çocuğu her ne olursa olsun başkalarıyla kıyaslamamak, attığı her adımı ve önemsiz görünse bile her başarıyı taktir etmek. Sözü edilen bu önlemlerle zaman içerisinde durum normale dönecektir. Her çocuğun benzer sorunlar yaşadığı ve zamanla kendi başa çıkma yöntemleri oluşturacağı bilinmelidir. En önemli konu çocuğun biraz zamana ve ilgiye ihtiyacı olduğunun bilincinde olmaktır” ifadelerini kullandı.

Nesrin NAİMİ | Uzman Klinik Psikolog

Haber Kaynağı

DEPRESYON

“Her mutsuzluk depresyon değildir”

Uzman Psikolog Nesrin Naimi, depresyon konusunda uyarılarda bulunarak, depresyon geçiren kişilerin ölüm düşünceleri sıklaştığını belirtti. 

Depresyona giren kişinin mutsuz, durgun, isteksiz göründüğünü kaydeden Naimi;

“Kişi içine kapanır. Hayattan zevk alamayan halsiz, çabuk sinirlenen, kendini gereksiz yere suçlayan, konsantre olmakta zorlanan unutkan bir insan görürüz karşımızda. İş verimi düşer. Arkadaşlarından, dostlarından yakın çevresinden uzaklaşır. Geçmişi de geleceği de olumsuz yorumlar ve algılar. Geçmişte de hep mutsuzluklar yaşanmıştır. Her şey ters gitmiştir şeklinde bir algılama geliştirir. Gelecekte yalnızca hayal kırıklıkları, acılar ve göz yaşları vaat etmektedir. Uyku düzeni bozulur. Uykuya dalamaz, sık uyanır, erkenden kalkar yada tam tersine çok uyur , başını yastıktan kaldıramaz.”

Depresyona giren kişide çoğu kez iştahsızlığa bağlı kilo kaybı, bazen de iştah artışına bağlı kilo alımı olduğuna dikkat çeken Naimi; “Depresyon geçiren kişilerde ölüm düşünceleri sıklaşır. Yaşamın anlamı azalmış, acı vermeye başlamış ve taşınması gereken ağır bir yük haline gelmiştir. Ölüm bu acıdan kurtulmanın bir yolu olarak akla gelir. Bu konuda çok dikkatli olmak gerekir.Peki ne zaman yardım alınmalı? Her mutsuzluk her moral bozukluğu depresyon değildir. Depresyonda hissedilenler devamlı, şiddetli ve acı vericidir. Hissedilen olumsuz duygular ve ortaya çıkan değişiklikler kalıcı hale gelmişse ve ayrıca kişinin aile,iş yada özel yaşamını bozuyorsa en kısa zamanda destek alınmalıdır. Bir psikiyatrist yada klinik deneyimi olan bir psikoloğa başvurmalıdır”

TEDAVİ İÇİN BAŞVURMA EN ÖNEMLİ ADIMDIR
Depresyon tedavisiyle ilgili bilgi veren Nami, tedavi için atılan adımın çok önemli olduğunu ifade ederek, “Depresyon geçiren kişinin bu durumu fark etmesi, kabullenmesi ve tedavi için başvurması en önemli adımdır. Danışan kişi ile terapist çeşitli sorunları belirlemek ve anlamak için iyileşmeyi hedef alan bir işbirliği içinde düşünce, duygu ve davranışlar arasındaki ilişkiler konusunda çalışırlar. Depresyonun tedavisinde ilaç tedavisinin yanı sıra psiko terapilerinde önemli yeri vardır. 

Bilişsel-davranışçı tedavi yaklaşımı tek başına yada ilaç tedavisi ile birlikte depresyonun tedavisinde sıklıkla kullanılmaktadır. Depresyonun tedavisi için geliştirilen, kısa süreli, şimdi-burada, yönelimli, yapılandırılmış bir psikoterapi yaklaşımı olan bilişsel-davranışçı terapi de, danışanın terapiste baş vurduğu sırada yaşanmakta olduğu problemleri üzerinde durup, işlevsel olmayan düşünce ve davranışları değiştirmeye çalışır.

Tüm psikolojik bozuklukların altında yatan ortak mekanizmanın, kişinin ruhsal durumunu ve davranışını etkileyen çarpıtılmış yada işlevsel olmayan düşüncelerinin olduğu; bu düşüncelerin gerçekçi bir şekilde yeniden değerlendirilip, değiştirilmesinin, duygularda ve davranışlarda düzelmelerin yol açacağı var sayılır. Daha kalıcı düzelmeler ise, danışanın işlevsel olmayan temel inançlarını değiştirilebilmesine bağlıdır. Toplumsal katılımı ve sosyal etkinlikleri desteklenir, cesaretlendirilir. Depresyona zemin hazırlayan bir stres etkeni varsa bu etkenle baş etme yöntemleri öğretilir. Kişinin çatışmaları ve hastalıklı savunma mekanizmaları yorumlanır”

Nesrin NAİMİ | Uzman Klinik Psikolog

Haber Kaynağı

ERGENLİK DÖNEMİ

Ergenlik yaşam boyu sürecek kavrayışların, inançların, değerlerin ve alışkanlıkların gelişimi için kritik bir dönemdir

Trabzon Özel Yıldızlıgüven Hastanesi’nde görevli Uzman Psikolog Nesrin Naimi, ergenlik konusunda ailelere uyarılarda bulunarak, “Ergenlik yaşam boyu sürecek kavrayışların, inançların, değerlerin ve alışkanlıkların gelişimi için kritik bir dönemdir” dedi.

Ergenlerin depresyona girmesine sebep olan olayların başında kız-erkek arkadaşı tarafından reddedilmek, aile içerisinde yaşanan ciddi bir çatışma durumu, öğretmenine olumsuz tutumu ya da sınıf içinde aşağılanma, akran grubu dışında tutulma ve yalnızlık gibi nedenler olabileceğine dikkat çeken Naimi, “Ergenlik yaşam boyu sürecek kavrayışların, inançların, değerlerin ve alışkanlıkların gelişimi için kritik bir dönemdir. Ergen ise bir kimlik bunalımının değişen fizyolojik ve psikolojik özelliklerine uyum sağlamanın, sağlıklı bir yaşam tarzı için çeşitli beceriler kazanmanın, aileden ayrılmanın ahlaki kurallar ve değerler oluşturmanın, topluma katkıda bulunan bir birey olmanın ve bir meslek seçiminin gelişimsel sorumlulukları ile mücadele eden bir bireydir. Biyolojik, psikolojik ve sosyal değişimin hızlandığı ve birbirleri ile yoğun etkileşim içerisine girdiği bir yaşam devresidir. Bu dönemde, ergen hem sosyal dönemde kendine yer edinmeye çalışmakta hem de kendisi ile ilgili kişisel plan ve hedeflerini oluşturmaya ve gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Çocukluğa kıyasla uyum sağlaması gereken değişim alanları ve hızı artınca ergenlikte ruh sağlığı sorunları -özellikle depresif eğilimler içeren- olan kişi sayısı da artmaktadır. Ergenlerin depresyona girmesine sebep olan olayların başında kız-erkek arkadaşı tarafından reddedilmek, aile içerisinde yaşanan ciddi bir çatışma durumu, öğretmenine olumsuz tutumu ya da sınıf içinde aşağılanma, akran grubu dışında tutulma ve yalnızlık olabilmektedir. Bazen de somut bir neden olmaksızın ’beni kimse sevmiyor, hiçbir zaman başarılı olamayacağım, çok çirkinim’ gibi düşünceler ergenin depresyona girebilmesi için yeterli sebep olabilmektedir” şeklinde konuştu.

Ergenin yeni yaşantısının ebeveyni korkuttuğunu kaydeden Naimi, “Ergenlik döneminde ergenin tamamlaması gereken gelişimsel görevlerden birisi de aileden psikolojik bağımsızlaşma sürecidir. Bu süreç ergenin aileden ayrılmasını değil ailesi ile bağlarını sürdürürken kendisine ait duygu ve düşünceleri ayrıştırabilmesi; kendi değer yargılarını, yaşam görüşünü, beğenilerini oluşturabilmesi sürecidir. Ergenin yeni yaşantısı ebeveyni korkutur. Bir anda değişen çocukları karşısında ebeveyn ne yapacağı konusunda tereddüt yaşar. Artık karşısında daha çok ses çıkartan, dediklerinin doğruluğunu savunan ve savunuşu daha çok eylem planında gösteren, sesi yükselen, kapıları çarpan birisi vardır. Bununla birlikte ergen arkadaşlarına daha düşkün hale gelir. İlk dönemlerde hemcins arkadaş seçilir. Yavaş yavaş ergenin ebeveyninden sakladığı sırları olmaya başlar. Ebeveyn bu dönemde kendisine meydan okuyan, kendisinden uzaklaşan ve bir şeyler saklandığını hisseden çocuğuna ulaşamadığını hissetmeye başlar ve bu da ebeveynin kaygısını artırır. Bu kaygı ile ebeveyn farkında olmadan çocuğuna daha çok bağlanmaya ve daha çok mücadele etmeye başlar, bu da ergenin ebeveyniyle arasındaki mesafeyi daha da artırır. Ebeveynin ergene bu süreçlerde yardımcı olması çok önemlidir. Ne çok yakın ne çok uzak, ne çok anlayışlı ne de çok katı olmalıdır. Ebeveynin tutarlı davranışlarının ergenin erişkin olma sürecine katkısı büyüktür. Bu dönemlerde ebeveynin tutarlı olması da kolay gerçekleşemez. Bu tutarlılığa engel olan önemli konular arasında ebeveynin kendisinden uzaklaşma çapası olan çocuğunu kaybetme korkuları ve daha kontrolcü olabilme ihtiyacı ile isyan bayrakları açan ergenin tavırları karşısında otoritesinin alaşağı olduğunu hissetmesidir. Bu süreçler hakkında bilgisi olan ebeveynin ‘ergen’ yaklaşımı daha yapıcı olur” ifadelerini kullandı

.Haber Kaynağı

Nesrin NAİMİ | Uzman Klinik Psikolog

PANİK ATAK

Anksiyete, tek bir dışsal uyaranla sınırlı olmayan, fobilerdeki gibi sürekli ve yaygın kaçınma davranışları ile birlikte görülmeyen, kolay giderilemeyen bunaltı, sıkıntı ve endişe duygusudur. Bu duygu, hafif bir tedirginlik duygusundan panik derecesine varan yoğunlukta yaşanabilir. Anksiyete bozukluklarında, hastaların gerçek bir tehlike olmadığı durumlarda bunaltı, sıkıntı yaşadıkları görülmektedir. Kişiler, anksiyete ‘yi sanki kötü bir haber alacakmış, kötü bir olay olacakmış gibi nedensiz bir sıkıntı, endişe duygusu olarak algılarlar ve tanımlarlar. İki tip anksiyeteden söz etmek mümkündür: Birinci tip ankstiyetede en önemli problem, hemen her ortamda, beklenmedik zamanlarda ortaya çıkan ve tekrarlayan panik nöbetleridir. Panik nöbetleri sırasında rahatsız edecek derecede yoğun fiziksel duyumlar ortaya çıkar. Bu duyumlar kişiden kişiye değişmekle birlikte, nefesin tıkanıyor gibi olması, çarpıntı, göğüs ağrısı, halsizlik, elin ayağın titremesi, ateş basması ya da ürperme, terleme, elin ayağın uyuşması, baş dönmesi, baygınlık hissi gibi duyumlar yaşanabilir. Bu yoğun ve sıkıntı veren duyumlar nedeniyle hastalar gerçek bir tehlike ile karşı karşıya olduklarını düşünürler ve bu duyumları hemen gelmekte olan fiziksel ya da ruhsal bir felaketin habercisi olarak yorumlarlar. Örneğin, bayılacaklarını, kalp krizi geçirip öleceklerini, kontrollerini kaybedip çıldıracaklarını düşünebilirler. Anksiyetenin ikinci tipinde ise, en önemli problem, panik nöbetlerinin geleceği beklentisi ile bağlantılı olmayıp, değişik yaşantılara bağlı olarak hissedilen, gerçekçi olmayan, yoğun bunaltı, korku ve endişedir: Bu tür yaygın anksiyete de pek çok fiziksel belirti hissedilebilir. Örneğin, kaslarda gerginlik, titreme, ürperme, yerinde duramama, nefesin tıkanıyor gibi olması, çarpıntı, ağız kuruluğu, terleme, mide bulantısı, ishal, sık idrar yapma, konsantrasyon güçlüğü irritabilite gibi değişik fiziksel duyumlar ve belirtiler yaşanabilir. Bu tip anksiyeteye eşlik eden düşünceler kişiden kişiye değişiklik göstermekle birlikte, baş edemeyeceği, diğer insanlar tarafından olumsuz değerlendirileceği inancı ya da bedensel işlevlerle ilgili endişeler sıklıkla görülmektedir. Bilişsel bakış açısını savunan uzmanlara göre gerçek tehlike olmaması gözlemcilerin yorumudur. Hastaların algıları bundan farklıdır. Bu tür hastalarla görüşüldüğünde anksiyete yaşadıkları durumlar için hastaların tehlike algıladıklarına işaret eden düşünce ve imajlara sahip oldukları dikkat çekmektedir. Ortamı ve kendilerini yanlış algılamaları sonucunda da anksiyete yaşadıkları düşünülmektedir. Bu düşünce ile hareket eden bilişsel davranışçı terapistler anksiyete bozukluklarında hastalara tehlike algılarını tanımlamalarında, değerlendirmelerinde ve bu algılarını değiştirmelerinde yardımcı olmayı amaçlarlar. Ayrıca, tehlike algılarını sürdürmelerine yol açan davranışlarının da durdurulması ve değiştirilmesini hedeflerler.

Nesrin NAİMİ | Uzman Klinik Psikolog